ROJAN HAZIM
ABnin kapısı 16-17 Aralık 2004, Brüksel zirve toplantısında açılmadı, ama bir kılaralandı! Bu beklenen bir gelişmeydi ve müzakerelere başlama tarihi olarak 3 ekim 2005 AB yüksek konseyinde benimsendi ve sonuç bildirgesinde yer alarak formelen resmileşti! Ne ki, sonuç bildirgesinde kimliksel olarak adıyla sanıyla Kürtlerin esamesi bile yoktu! Bu çok açıkça Kürt hanesine yazılması gereken kocaman bir başarısızlıktır! Ama kuşkusuz Kürt öncüleri bunu üstlerine alınmazlar, bu gayet iyi biliniyor, o nedenle kısaca değinip geçiyoruz!.
AB ve Türkiye ilişkilerinin tarihi, TC yetkililerinin belirttiğine göre 41 yıla dayanıyor. Ne demeli?! 41 kere maşallah! Ne ki, 41 yılın sonunda bir nebze de olsa muratlarına ermedilerde değil hani! Bu 41 yılda Türkiye, antidemokratik ve faşîzan yapı ve sistemiyle ancak kamplumbağa hızıyla yol alırken, AB ve birliği oluşturan ülkeler, yaşamın hemen her alanında, çok orantılı ve dengeli olmasa da, neredeyse ses hızında ilerleme ve gelişme kaydettiler. AB, özellikle 90lı yıllardan itibaren ciddi anlamda bir yapısal büyüme gösterdi. 90lı yılların ikinci yarısına dek olan sürede birliğin ekonomik altyapısı sağlamlaştırıldı. 90lı yılların ikinci yarısından itibaren de politik ve yönetsel üstyapıyı şekillendirmeye başladılar. Birliğin ekonomik ve politik temel ve çatısını atarken de, bu sürede yapının içini gelişme trendine paralel insan amaçlı norm ve etik değerlerle doldurdular. Bu norm ve değerler toplamında ana sütunu insan hakları, gerçek demokrasi, hukuk, adalet ve toptan etnik ve azınlık hakları oluşturdu. Zaten AB, 90lı yılların başından itibaren genişlemeyi programlarken, bu norm ve değerleri sistematize etti ve birliğe katılımın temel koşulu haline getirdi. Onun içindir ki, özellikle politik koşulların çerçevesini 1993 Haziranındaki Kopenhag zirvesinde oluşturdular ve bu ölçüleri Kopenhag Kriterleri olarak birliğe girişin vizesi haline getirdiler. AB, başından itibaren kendini kurar ve büyütürken, iç gelişme dinamiklerini hep canlı tuttu, fonksiyonel kıldı. Bunun yanısıra, özellikle kara avrupası içinden üye alımında çok sıkı veya mükemmelliyetçi davranmadı. Birçok batı ya da doğu avrupa ülkesini, ekonomik ve de politik kriterleri çok detaylı ve eksiksiz yerine getirmeden, ancak müzakere süreçlerinde olgunlaştırarak, içine aldı. Bu bir bakıma doğaldı da. Coğrafyasal, tarihsel, kültürel, sosyal, dinsel ve etnik olarak Yunan Trakyasından atlantiğe kadar olan geniş kara avrupasında yaşayan halklar birbirlerine daha yakındılar. Bundan dolayıdır ki, özellikle 1990 başından itibaren, Sovyetler Birliği ve bloğunun dağılmasından sonra, doğu avrupa ülkelerinin çoğu AB içine alındılar. 2004e gelindiğinde AB sınırları Karadenize uzandı. Gerçi Romanya ve Bulgaristan henüz tam üye değiller ama bir beklenmedik kaza olmazsa 2007 de onlar da tam üye olacaklar, ki Hırvatistan da aynı yolda. Türkiye ise daha yeni son Brüksel zirvesinde müzakerelere başlama tarihi olarak 03 Ekim 2005i alabildi. Kaldı ki, neredeyse mitolojik anlatımla, en iyimser tahmin olarak 15-20 yıldan söz ediliyor, tam üyelik için, ki o da eğer 3 ekime dek özellikle Kıbrısı resmen tanıma gerçekleşir ve müzakereler başlayabilirse!
Türkiye, ABye üyelik sürecinde duvara karşı hız yapıyor! Tabi bu vasıta hızı değil! Zaten aslında TCnin kendisi de bu müzakere tarihini aldıktan sonra hızını, kaplumbağa hızının ayarından çok daha gerisine çekecek. Büyük ölçüde bir ileri iki geri, çok sıkıştırılırsa da iki ileri bir geri ile yolaldığını hissettirmeye çalışacak. Bunun sinyallerini, 3 ekim 2004 tarihini duyduğuna iyice emin olduktan, AB zirve toplantısı resmen bittikten sonraki basın toplantısında bizzat Başbakan Tayip Erdoğan verdi. Erdoğan, Kopenhag Kriterleri olarak ABnin istediklerinden çok fazlasını yaptıklarını yüksek sesle vurguladıktan sonra, daha ne kaldı ki dercesine adeta bundan sonra rahatız tavrını sergiledi! Oysa ABye göre kazın ayağı hiçte öyle değil! ABye göre esas minder güreşi yeni başlıyordu. Bir kez, tarih olarak 3 ekim yüzde yüz garantili değil, şartlı bir müzakerelere başlama tarihi olarak verildi. Kıbrıs ile ilgili olarak eğer Türkiye ABnin istediği adımları atmazsa, müzakerelere başlama ertelenebilir, ki bu risk zirve sonrası resmi belgede de yer alıyor. AB, 3 ekime kadar sıkı bir mevzuat taraması, artı Rum yönetimli Kıbrıs Cumhuriyetinin Türkiye tarafından resmen tanındıktan sonra, Türkiye ile çok sıkı müzakerelere başlamayı planlıyor. Kaldı ki, TC yetkilileri bile, eğer 3 ekimde müzakerelere başlanırsa, sürecin çok çetin geçeceğini kamuoyuna açık değilde, kulislerde dile getiriyorlar. Bu müzakere sürecinin tahmin edildiğinden çok fazla sert, detaycı, mikroskobik geçeceğini tahmin etmek zor değil. AB yetkilileri, birliğin bütçe planlamasının Türkiye bakımından ancak 2014 sonrası bir tarih için düşünülebileceğini sonuç bildirgesinde açıkça belirttiler. Aslında bu müzakere kavramı bile tartışmaya açık. Ortada bir müzakere veya alver yok ve olmayacak. Türkiyenin rehabilitizasyon sürecidir aslında yaşanacak olan. Türkiye kendi irade ve dinamikleriyle kendini değiştiremedi, dönüştüremedi, demokratikleştiremedi, dolayısiyle 3 ekim sonrası uzun süreçte AB kendi standartlarını bir bir Türkiyeye dikte ettirecek, uygulatacak. Ortada tartışılacak bir şey, bir konu yok ve olmayacak. Müzakereden kasıt, bir tartışma, bir alver, ileri geri ve ortayı bulma prosedürü ile ilerleme, uzlaşma sağlamaktır. AB bu tarzla genişlemiyor. Norm, değer, ölçü ve kurallarını manzumetik bir biçimde ortaya koymuş ve üye olmak isteyene, buyur işine gelir ve tamı tamına bunlara uyarsan kulübüme üye olabilirsin diyor. O nedenle Türkiyenin, pozisyonunu güya güçlendirmek, daha çok da kendi iç kamuoyuna karşı sağlam durduğunu göstermek için bulduğu ve ısrarla kullandığı illüzyonitiv bir kavramdır. Türkiye yetkilileri ve basını kendileri için bir psikolojik rahatlama aracı olarak kullanıyorlar bu müzakere kavramını! 2002 ve sonrası yaptıkları kimi yasal değişikliklerden de anlaşılıyorki, ortada bir müzakere yoktur. AB istiyor, TC yapıyor ve yapmak zorunda kalıyor. Bu kural bundan sonrası için de öyle olacaktır. Kaldı ki bu bir AB mekanizmasıdır ve bundan böyle de ABnin istediği gibi işleyecektir. ABye girmek isteyen TC, ABnin kurallar manzumesini harfiyen yerine getirmeyi taahhüt eden TC, o halde önümüzdeki on yıl hatta on yıllar içinde AB norm, değer ve kurallarına adapte olması gereken TCdir, tabi gerçekten ABye girmek yani çağdaş dünyanın bir parçası olmak istiyorsa başkaca bir seçeneği de yoktur. TC geleneksel statüsüyle ABye değil, aslında hiçbir birliğe giremez. Arada bir AB ile dikleşmeye kalkarken bile TC yetkilileri, blöflerini gizleyemiyor acemiliklerini çabucak ele veriyorlar. Bu kafa yapısıyla TC, eğer ABnin aslında kerhen verdiği, -çünkü AB içinde de sert tartışmalar yaşanıyor ve AB içinde, karar mekanizmalarında azımsanmıyacak TC karşıtları var-, üyelik vize vizesini iyi değerlendirmezse, kaplumbağa hızıyla da olsa yöneldiği ABnin duvarına, geldiği hız oranından çok fazla hasar yaratacak bir çarpmayla karşıkarşıya kalacaktır. TCnin bu süreçteki tek şansı ciddi, kökten bir sistemsel politik değişimdir ve bu değişimin ana ögesi de Kürtlerdir. AB kapısının kilidini ancak Kürt anahtarı açabilir. TC bunun farkında ama tarihsel korkularını yenebilme cesaretini gösteremiyor. Irkçılık ve şovenizm kolestrolü damarlarının iç çeperlerini o denli sıvamış ki, potansiyel olarak öldürücü kalp krizleriyle yüzyüzedir. Anjiyöler, bypaslar geçici soluk aldırma operasyonlarıdır. TC kendi ırkçı, şoven kibir ve mağruriyetiyle bu türden riskli tedavi yöntemlerinde ısrar ediyor. Oysa ABnin tam teçhizatlı sağlık merkezinin ambulansı sadece Diyarbakır meydanından, Diyarbakır Belediye Sarayının önünden kalkabilir. TC, geleneksel negativ mağruriyetini yenebilir, Kürdistan ile, Kürt halkıyla tam eşitlik ve sağlam komşuluk ilişkilerini esas alan bir barışma ve anlaşma sürecine girebilirse, sağlıksal sorunlarını Kürt halkının klinik tedavi katkısıyla ABnin ileri teknik donanımlı sağlık merkezinde aşabilir ve yaşamını idame ettirebilir.
Hasta TCnin ABnin teknik ve personel anlamında tam teçhizatlı ve donanımlı hastanesinde tedavi görebilmesi ancak Diyarbakır Belediye Sarayı önünden kalkacak bir ambulansa olanaklıdır derken Kürt ögesinin rolünü aslında abartmış olmuyoruz. Teşbihte olsa bu bir realitedir. TCnin politik öncüleri bile sık sık AB üyeliğinin yolu Diyarbakırdan geçer diyorlar zaten. Daha önemlisi, AB ileri gelenleri, kamuoyu, sivil toplum kuruluşları, aydınları toplam olarak, TC Kürt sorununu makul bir biçimde çözmediği sürece ABye giremez diyorlar. ABnin bu topyekün açık ve net tutumuna karşın, TC, Kürt sorununu kendi mantığı, yöntemi ve usülü içinde ele almaya, kimi taktiksel adımlar atarak, rötuşçu, vitrinci ve de dekorcu bir yaklaşımla AByi oyalamaya çalışıyor, ama esasta kendini kandırıyor, geleceğiyle oynuyor, yarınını karartıyor. Tabi bu ABnin Türkiye ile yaşadığı paradoks. Esas ve daha hazin paradoksu ise Kürt cephesi oluşturuyor. ABnin, üye olmak isteyen bir ülke için olmazsa olmaz olarak öne sürdüğü politik koşula, yani mutlak olarak çözülmesini istediği Kürt sorununa, bir başka deyişle Kürt halkına mutlak kriter gibi verdiği önem ve role karşın, Kürtlerin kendisi ne bu kavrayış ve bilinçtedir, ne de ABnin verdiği öneme uygun bir yapılanma ve tavır içindedirler. Kürtün içinde bulunduğu oldukça silik diplomatik hatta politik pozisyon kendine özgüdür ve bir başka örneği de yoktur dünyada. Kürtlerin sergilediği genel tavır tam bir alakurda tarzıdır! Kürtler, bu klasik alakurdalıkla da ne AB karşısında egemen bir partner olabilirler, ne de Türkiyeye karşı ciddi ve de caydırıcı bir konum elde edebilirler! Türkiyenin AB standartlarından fersah fersah uzak olduğunu zaten AB biliyor ve bu mesafeyi kapatmaya çalışıyor. Ama AB bir de Kürt taraf ile uğraşıyor. Gerçi ABnin Kürt projeksiyonu ile Kürtün kendi çözüm projeleri çakışmıyor ve bu bir bakıma da doğaldır. ABnin azınlık kavramıyla güncelleştirdiği Kürt problemi ve ona uygun çözüm arzusu, gerçek ve olması gereken Kürt ve Kürdistan sorununu ifade etmiyor kuşkusuz. Ne var ki, AB Türkiye ile masaya oturuyor ve o nedenle de önermelerini Türkiyenin reflekslerine göre şekillendiriyor. AB, Türkiyenin bu aşamada Kürt problemini duymak bile istemediğini gayet iyi biliyor. Buna karşın değişik kavram ve formülasyonlarla ve de vazgeçilmez bir kriter olarak da Türkiyenin önüne ısrarla koyuyor. Bu denklemde henüz Kürt ögesi olmadığı içindir ki, AB daha çok Türkiyenin reflekslerine göre pozisyon alıyor. Tabi ABnin bu geri tavrı, yine doğal ve haklı olarak Kürtleri tedirgin etmenin ötesinde kızdırıyor! AB bu konuda bir dilemayla karşı karşıya kalıyor. Ancak bu ABnin mazereti olamaz elbette. AB aslında iki tarafı idare etmiş olmuyor bu ikircimli tavrıyla. Daha çok Türkiyenin isteklerine göre manevra yapıyor ki bu ABnin kendi değerleriyle açık çelişkisidir. Ne ki, objektiv olmak gerekirse, bu çok yönlü hesapta bir Kürt çıkmazı da var. Bu da daha çok Kürtlerin kendi iç çelişkileri, zaafları ve politik yetmezliklerinden kaynaklanıyor. Bir denklemin hatırı sayılır elementi olmak için çok kitlesel olarak organize olmak yetmiyor. Reelpolitik koşul ve standartlarında atak ve dinamik bir politik manevra kabiliyeti ve diplomatik yeterliliğe de sahip olmak gerekir. Kürtlerin savaşımlarında bu ayak ne yazık ki eksiktir. Dolayısiyle de politik-diplomatik meydanda dikkate alınır bir ajanda ve etkinlik oluşturulamıyor. Irili ufaklı her örgütün kendine göre bir çözüm önerisi, planı -tabi adına çözüm planı denebilirse!- var ve yine bu çapları değişik örgütler, sadece kendilerinin anlayabildiği ajandalarını sunma rekabeti içindedirler. Bu politik ve diplomatik kaosu, kaçınılmaz olarak ne AB ciddiye alıyor, ne de bir başka güç! Kürtlerin sergilediği bu karmaşa ve belirsizlik AB nezdinde bir Kürt çıkmazı oluşturuyor. Aslında AB bu Kürt sefaletinden hiçte hoşnut değildir. Kürtlerin bu zaafı, ABnin Türkiye ile olan üyelik görüşmeleri sürecinde ciddi sorunlar da üretiyor ve ABnin göreceli de olsa Kürtlerin lehine olan elini zayıflatıyor. Kürtler açıkça AB kapısında birbirlerine çelme atıyorlar, ilişkilerine takoz koyuyorlar. Bundan daha beter bir kara tablo olabilir mi? On Kürt AB kapısına dayanıyor ve kendilerinin muhatap kabul edilmesini istiyor. Aynı AB kapısına bu kez On Bin Kürt gidiyor ve onlarda sadece kendilerinin dinlenmesini talep ediyor ve asıl muhatabın kendileri olduğunu söylüyor. ABnin tek olmasını arzuladığı ama farklı megafonlardan duyduğu birbirine zıt Kürt sesi karşısında çaresiz kaldığını yine ilişki içindeki Kürtler söylüyorlar! Ne On Kürt kendi On Bin Kürtünün ciddi kitlesel gücünü görmek istiyor ve birleşerek AB kapısına gitmeyi akıl ediyor, ne de On Bin Kürt emekçisi, şu on soydaşımı da yanıma alayımı düşünüyor! Kürt politika dünyasında kuşkusuz farklı eğilimler, tandanslar, örgütler olacaktır ve olmalıdır. Bu Kürt politika sahasının demokratikleşmesi bakımından da önemlidir. Ne var ki, AB gibi uluslararası platformlarda, ortak bir ulusal delegasyon oluşturabilme yeteneği de gösterilebilmelidir. Esas isyan edilen Kürt handikapı budur. Yoksa tek ses, tek beden olun diyen yok, kaldi ki öyle bir düşünce demokratik değildir. Arzu edilen ortak ses, ortak davranıştır! Ortak ses ve ortak davranış, farklılıkların demokratik ortaklaşması, ortak paydasıdır. AB karşısında mumla aranan Kürt ulusal iradesi budur! Olağan koşullarda On Bin Kürt, On Kürt karşısında salt çoğunluğun ötesinde bir çoğunluktur ve bir temsil gücüdür ve bu aynı zamanda da demokratiktir. Ne ki, Kürtler bakımından içinde bulunulan şartlar olağanüstüdür. O nedenledir ki, tüm mesele çoğunluk, azınlık ikilemine hatta zıtlaşmasına girmeden, gerekli olduğu an ve hallerde ulusal ortak paydayı yaratmaktır. Ama ne yazık ki, bu olması gereken tablo 16-17 Aralık zirvesi öncesi yaratılamadı, hatta yaratılmak istenmedi. Kürt politika arenasındaki ekstrem kanatlar, subjektiv pozisyonlarını tahkim etmeyi daha uygun gördüler! Tabi, Kürt politika sahasını bloke eden bu iki ekstrem uç arasında kalan bir çeyrek kesim de var ki, onlarda tabansızlıklarına, hiçbir dönem risk almadan, iğne ucu kadar savaşım bedeli ödemeden ve sadece konjonktürel fırsatlarda popüler şovlar planlayarak odak olma oportünistliğini becerebilenlerdir. Bu fırsatçılar, çok maskeli ve peruklu Kürt politika baronları, birlik bezirganlığı yaparak arada bir timsah gözyaşları döker görünürler, ama gerçekte hiçbir zaman ulusal ortak payda alanlarının yaratılması için çaba göstermezler, tam aksine karşıtlıkların öne çıktığı anlarda aradan sivrilerek uygun olan kanatla dirsek teması kurarak, durumdan vazife çıkarır ve kaymağı yerler!.
Bir diğer hazin gerçekte; egemen Kürt politika anlayışını oluşturan bu iki artı çeyrek ekstrem sapmaların dışında kalan, sağ duyulu, özverili, ulusal çıkarları önde tutan, bunun için bedel ödemiş ve hala da ödeyen, sürekli ve özellikle en kritik zamanlarda sağlam ve objektiv düşünce üretimleriyle politik sürece katkıda bulunan aydın insanların, statükocu Kürt politik kastı tarafından gayet bilinçlice görmezden gelinmesidir.
Sonuçta bu komplike Kürt çıkmazı ve elbette onu yaratan politik subjeler, Kürt davasına kaybettiriyor. Durum bu olunca, ABnin konsey sonuç bildirgesinde adı konarak Kürt haklarından söz edilmiyor elbette. Bunun vebalini salt ABnin sırtına yıkmak çok kolaycı bir yaklaşımdır, ama ne acı ki, klasik ve de statükocu Kürt politik cenahında yapılan da budur; tam bir alakurdalık!